26 Mart 2015 Perşembe

29 Kasım 2007

29 Kasım 2007 Antalya 

Ekimden itibaren kar olan Beydağları'nda Kasımın sonuna geldik kar yüzü göremedik. 
Geçen pazar günü de kar görmek için çıktığımız dağlardan elimiz boş dönmüştük. 
Bu sefer kararlıyız, zirvelerde gördüğümüz kar kırıntılarına ulaşmak amacındayız. 

"Fotoğraf motoğraf yok kardeşim, ver gazı, gidelim zirvelere" durumundayken karşımıza orman işçileri çıkıyor. 
Önümüzde yerlere serilmiş kozalaklar.. 
 

 

Ağaçların arasında sofra kurup yemek yiyen 5-6 orman işçisinden biri(Yusuf), oğlu(Suat) ile beraber yanımıza geliyor. 
 

 

"Nedir bu? Ne oluyor burada?" şeklindeki sorularımıza ayrıntılı cevaplar buluyoruz. 

Yükseklerdeki Sedir ağacı ormanından toplanan kozalaklar buraya getirilip, yere döşenen büyük naylon tabakaların üzerine seriliyor ve nemli olmaları sağlanıyormuş. Nasıl? sorusuna da şöyle cevap buluyoruz; Yağmur yağmadığı zaman buraya arazözlerle su getirip ıslatılıyorlarmış. 
Böylece nemli ortamda kozalaklar yumuşayıp gevşiyorlarmış. 
Gevşeyen kozalaklar el ile ufalanıp çuvallara konuluyormuş. 
 

Daha sonra hazırlanan bu çuvalların içindeki tohumları, çevresini çitle çevirdikleri yeni Sedir ormanı arazisine seriyorlarmış. 
Bunların üzerine kar yağıp da bahar geldiğinde her biri birer Sedir fidesi oluyorlarmış. 
 

Dünyanın en yaşlı Sedir ağaçları bu Beydağları'nda bulunuyor ve gövdesini iki kişi kucaklasa elleri deymiyormuş 
 

Bunları anlatan Yusuf tam 20 yıldan bu yana orman için çalışıyor. 
"Çok ulvi bir iş yapıyorsunuz. Bunun karşılığında da çok uzun yaşarsınız bu güzel havada." dediğimde bana, 
"Babam 104 yaşında öldü, onun babası da 120 yaşına kadar yaşamış." diye cevap verdi. 

Yusuf'a, oğlu Suat'a ve diğer orman işçilerine uzun ömürler dileyip, bu güzellikleri bizler için koruyup geliştirdikleri için de teşekkür edip oradan ayrılıyoruz. 
 

Bugün yola saat 11:00 de çıkabildik ancak. 
Bu yüzden yanımıza yiyecek almadık. 
Çok acıkırsak elma, ayva gibi meyva buluruz diye düşündük ama malesef bulamadık. 
Ama yolun aşağısındaki domates tarlası Yücel'in keskin gözlerinden kaçmıyor. 
Bir çırpıda gidip, birkaç domates topluyor. 
 

Çok acıkmış.. 
 

Bu yediğimiz domatesler, pazardan aldıklarımızdan çok daha lezzetli. 
Köylüler bunları kendilerine ayırıp bize hormonlularını satıyorlar sanırım.. 
 

Kar bulmaktan vazgeçmiş değiliz. 
Üzerinde bulunduğumuz yol bizi Feslikan Yaylası ile Saklıkent arasında bir yol ayrımına getiriyor. 
Çevredeki en güzel yere mezarlık yapılmış. 
 

Sözü edilen yaşlı sedirlerden biri de burada tüm çevreye hakim durumda. 
Onu günün ağacı ilan ediyorum. 
 

İşte geldiğimiz yol. 
 

Durduğumuz yol ayrımı. 
 

... ve ulaşmak istediğimiz beyazlıklar. 
 

1.5 yıl önce yaptığımız Yaylada Bahar adlı gezimizde poz verdiğiz yerde yeniden duruyoruz. 
O zaman KaTırıM'la gelmiştik buraya. 
Yücel'de de SkyGo vardı. 
 

 

 

Sağda Saklıkent.. 
 

İşte sonunda oldu... 
Sonunda emelimize nail olduk (Yeni Türkçe ile : Amacımıza ulaştık.) 

Kara saplandık..! 
 

Bu ne mutluluktur yarabbi..! 
 

Şükürler olsun kavuşturana.. 
 

Bu mutlulukla sarhoş olarak, nereye gittiğimizi bilmez bir durumda, vuruyoruz kendimizi tekrar yollara. 
 

Bir de üstüne "manzara çarpması" yaşıyoruz. 
 

 

Aklımız başımızdan gitmiş bir şekilde dolanırken bir başka güzelliğin şokuna giriyoruz. 
 

 

Yücel iyice dağıldı, "motora ters bineceğim" diye tutturdu. 
Bu da "Nasrettin sendromu" olsa gerek.. 
 

Bugün herkese birşeyler olmuş. 
Bulutlar da kafayı yemişler.. 
Mavi gökler yerine, yeşil ormanlarla kucaklaşıyorlar.. 
 

 

Yücel, "Yanlış yerdesiniz, yukarı çıkııın..!" diye bağırıyor onlara. 
 

Bu muhteşem ağaçların çevrelediği yola dalıveriyoruz. 
Nereye gittiği önemli değil, içinde olalım yeter. 
 

 

Gittikçe yol olmaktan çıkıyor ve sonunda gidecek yer de kalmayınca biz de fotoroman konumuna geçiyoruz. 
 

Geri dönmek ve aynı güzellikleri yaşamak zorundayız. 
 

Başa gelen çekilir. 
Buyrun ...! 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dönüş yolunda, daha önce koca bir Kangal tarafından kovalandığı yeri göstermek istiyor Yücel bana. 
Gerçekten de süper bir yer. Kamp yapmak için ideal. 
Üstelik Antalya'ya 20-25 km uzaklıkta. 
 

 

Önümüzde büyük bir uçurum var ve dibinden de Boğa Çayı'nı besleyen derelerden biri akıyor. 
Yücel kayboldu, sesi uzaklardan geliyor.. 
Beni çağırıyor; "Gelsene burada manzara süpeeer.!" 
Sonunda nerede olduğunu buluyorum ama gel dediği yere gitmem için çağıran kişinin Naomi olması gerekir. Smile 
 

Neyse Yücel o kayadan sağ salim geri dönüyor. 
(Bu adamın damarlarında keçi kanı dolaşıyor olmalı.) 

Gün batmadan Antalya'ya dönüyoruz. 
 

Herkese mutlu geziler...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder